Toplam Başlık Sayısı: 79518

Toplam Entry Sayısı: 385899

Toplam Yazar Sayısı: 4632

#dönüyoruz

her şeyin farkındayız..!

renklilerin demek isterdik lakin, içimizde de hain çok, hepinizi biliyoruz..!
en ufak bir tökezlemede “bir çelme de ben atayım” diyecekleri..!
ellerini kavuşturup menfaat bekleyenleri, tek tek tanıyoruz..!
şerefiyle oynayıp, hakkıyla kazananların, bu ülkede nasıl cezalandırıldığının farkındayız..!

içimizdeki hainler…
satılık kalemşörler…
sahibinin sesi yanlı haber siteleri…
mesleğini üzerine giydiği forma ile icra eden gazeteciler...
koyun postu giymiş sırtlanlar…
ve şahsına münhasır çakallar, beşiktaş’ın etrafını sardığı için…

dönüyoruz..!

büyük vaatlerle değil…

evvelde olduğu gibi, bir arada kalıp, beşiktaşlı nesiller büyütmek için..!
atkımızı;
doğan bir bebeğe sarmak...
bir nikah masasına…
bir tabutun üstüne koymak için..!
beşiktaş’ın menfaati uğruna bir kelam edene, can feda demek için..!
geçmişi geçmişte bırakıp, herkesi beşiktaş şemsiyenin altında birleştimek için..!

ta ki bir gün tek satır yazamayacak duruma gelene kadar..!

kimsenin kalemi olmamak üzere;

“beşiktaş’ı üzmesinler” diye haykırarak…

dönüyoruz..!

#dönüyoruz

nazım`ın dizeleri ile dönüşünün muhteşem olmasını dilediğim sözlük...

hoş geldin!
kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
hoş geldin!
ayrılık uzun sürdü.
özledik.
gözledik...
hoş geldin!
biz
bıraktığın gibiyiz.
ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
hoş geldin.
yerin hazır.
hoş geldin.
dinleyip diyecek çok.
fakat uzun söze vaktimiz yok.
yürüyelim.....

#dönüyoruz

tarifsiz ve ansızın ve belki nedensiz bir heyecan yaşatan durum.

anlamsız bir çocuk sevinci nidasıyla karşıladım bu haberi. sanki içinde beşiktaş’ı bulunduran tüm anılarımı, tüm sevinçlerimi, heyecanlarımı, kederlerimi tamamlayacak şeyin ne olduğunu şimdi öğrenmişim gibi. hep aranan o şeyin yıllar sonra bulunca özlenen olduğunu fark etmek gibi. tüm bu öznede yaşadıklarımı hep içime atmışım, her kızgınlığımı, her tribimi sessizleştirmişim, hep küsmüşüm de hiç kendime dahi söylememişim, sanki en başından beri içinde beşiktaş geçen bir muhabbette sıcak bir dost selamı arıyormuşum da hepsi aroması az kalmış bir yemek tadı veriyormuş gibi.

işte şimdi bir uçurtmanın heyecanı doluyor içime, çünkü koşmanın daha güzel olması bu yüzden.

şimdi rüzgar yüzümü acıtmıyor, umutlarımı yükseltiyor ve özgürleştiriyor gökyüzünde.

hoş geldik, ne iyi ettik.

munzur

üzerine onlarca türkü yazılmış ve maalesef bahsedilen harika doğası bozuldıktan sonra görebileceğim yer.

theaguila

gücümüze güç katacağına inandığımız iyi beşiktaşlı, iyi insan, yeni nesil yazar...
hoşgelmiş, sefa getirmiş...

beşiktaş

mahallenin en yaramaz ama bir o kadar da terbiyeli, en ders çalışmaz ama bir o kadar da akıllı, deliler gibi top peşinde koşan ama bir o kadar da çelimsiz çocuğu. bir güzel çocuk işte lan, sevimli mi sevimli.

bu aralar hasta olmuş bu çocuk. teşhisi biraz geç olsa da, yatırmışlar yatağa. üvey babası çekip gitti gideli biraz nefes aldıydı da, hastalık ciğerlerine işlemiş garibimin. epey de hırpalanmış meğersem, sesi sedası da çıkmamış pek. bizim mahalleli bu durumu hazmedemedi tabii, bir şeyler yapmak istedi. şimdilik sadece verilen ilaçları alıp, doktorun söylediklerini uygulayacak çocuk. mahalleli ise sadece ellerinden tutup moral verebilecek, zati şimdilik yapabileceği tek şey bu. doktorların söylediğine göre yapılması gereken aslında tam da buymuş, devamlı moral vermek. biz de bir şey sandıydık dinine yandığımın beşiktaş kanserini. sabah akşam, nöbetleşe gidiyoruz yanına şimdilerde. durumu gün geçtikçe iyileşmeye başladı. ara sıra soruyor kerata, 'yarın da gelecek misiniz' diye, tey allam. güler misin, ağlar mısın?

sana gelmediğimiz gün öldüğümüz gündür lan bizim, manyak mısın olum..

filip holosko

beşiktaş'ta forma giyen oyuncu değil, beşiktaşlı oyuncu filip holosko. aklım erip beşiktaş'ı izlemeye başladığım günden bu yana - süre vermeyeyim yaşım ortaya çıkar - kulübüyle, tribünüyle, formasıyla bu camiayı bu kadar çok özümsemiş bir yabancı futbolcu görmedim ben. üzülürken de sevinirken de ulvi gibi, rıza gibi, metin gibi, ali gibi, feyyaz gibi özetle senin benim gibi duygularını dışa vuruyor bu adam. en ufak bir samimiyetsizlik, en ufak bir abartı yok hiçbir hareketinde.

beşiktaş'ın futbolcusundan önce beşiktaş'ın taraftarı olmuş filip holosko. hatırlayan çıkacaktır. vestel manisaspor'da forma giyereken ara transfer döneminde üç istanbul kulübü de kendisiyle yakından ilgilenir. bir spor programı kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirir. konu döner dolaşır transfer mevzusuna gelir. cin fikirli muhabir yanında üç istanbul kulübünün formasını da getirmiştir. ve holosko'nun önüne üç formayı da koyar. "gönlün hangisine daha yakın?" diye de bir soru yöneltir.

herhalde benim gibi o programı izleyen hemen herkes hâlâ ege ekibinin formasını giyen holosko'nun "görüşmeler devam ediyor. şu aşamada bir şey söylemek doğru olmaz." tarzı politik bir cümle beklemektedir. fakat o da ne? bu adam zerre tereddüt geçirmeden çubuklu beşiktaş formasını alıp sırtına geçirir. ve en sevdiği tezahüratı söyler: "kartal gol gol gol!". evet henüz beşiktaş'ın futbolcusu olmamıştır ancak herhangi bir beşiktaş taraftarı gibi aşkla, şevkle "kartal gol gol!" diye bağırır. bağırır diyorum çünkü söylerken ses tonunu tribündeki beşiktaş seyircisi gibi boğumlayarak ayarlar.

sanırım ilk defa türkiye liginde bu kadar çıkışta olan bir oyuncuyu beşiktaş; galatasaray ve fenerbahçe ile rekabete girme gereği hissetmeden transfer etmiştir. ileri ikiliden birisi olarak oynatıldığı ligin ikinci yarısında müthiş de başlar beşiktaş kariyerine. sonrasında ise süratinden faydalanmak isteyen hemen her teknik adam kendisini sağ kanat/sağ forvet olarak oynatmaya kalkınca verimi düşmeye başlar. homurtular da doğru orantılı olarak yükselir. derken her transfer döneminin alaycı objesi olarak buluverir kendisini, neresini ciddiye alacağımıza karar veremediğimiz spor sayfalarında. artık formül bellidir: holosko artı bir miktar para.

muhtemelen en çok onu üzmüştür böylesine içine işlemiş bir takımın birilerine "kakalanacak" ıskartası muamelesi görmek. bir kez olsun ağzından kötü bir lâf çıkmaz. kimsenin aleyhinde en küçük incitici bir beyanatta bulunmaz. "kıymetimi bir gün anlayacaklar" goy goyuna kapılmaz. sadece işini yapar filip hiç somurtmadan.

kiralık olarak gittiği istanbul büyükşehir belediyespor’dan, önce taraftarı sonra oyuncusu olduğu takıma tekrar geri döndüğünde, evliliğini yürütümeyen çocuğunu karşılayan aile edasıyla içeriye buyur edildiğini hissetmiş midir bilemiyorum. zira hemen herkes yüzüne ses etmese de içinden “git barış” cümlesini geçirmiştir.

bu sezon başında bildik formülü değiştirdi olanca samimiyetiyle. hem de kendisine önerileni ikiletmeden: holosko artı bir miktar feda. yine sadece işini yapıyor, kendisinden önce beşiktaş’ı tutanları mutlu etmek adına.

bütün bunları üst üste koyduğumuzda düşünmeden edemiyorum. tüm bu olan biten karşısında hep mi bağlılığını içtenlikle ifade eder bir adam? hep mi yüzde yüzünü koymak ister sahaya? evet hep. üstelik en ufak bir yapaylığa kaçmadan ve olanca sevimliliğiyle…

olur da aktif kariyerini sonlandırdıktan sonra futbolun içinde kalmaya karar verirse yolu mutlaka tuttuğu takımla, beşiktaşla kesişecek. kesişirken de tıpkı ulvi gibi, rıza gibi, metin gibi, ali gibi, feyyaz gibi özetle senin benim gibi hiç kimseyle “para” konuşmayacak.

artık denklemi değiştirme sırası beşiktaş taraftarında.

holosko artı bir miktar vefa.

sözlük yazarlarının itirafları

her doğum günümde mesaj atardı sadece. ''iyi ki doğdun, kendine iyi bak''. her doğum günümde beklediğim mesajları aldım. hiç kimselerin bilmediği bir doğum günüm var benim, onun bildiği. geçen ay atmıştı son doğum günü mesajını. okumuştum. mesaj yazmak istemeden silmiştim hemen. teşekkür etmeden silmiştim, diğer yıllardaki gibi. bir mesaj daha geldi bugün, ''geçenlerde doğum gününü kutlamıştım, alıp almadığını merak etmekteyim, cevap verirsen sevinirim'' diye yazmış. okudum, sildim. iki saat sonra bir mesaj daha, ''benimle konuşmak istemiyorsun anladım. bir daha rahatsız etmem özür dilerim'' yazıyordu.

''arayamadım işlerim vardı'' dedim, yıllar sonra ilk mesajımla. ''bende sanmıştım ki'' ile başlayan cümlelerini okudum ardısıra. ben okudum o yazdı, o yazdı ben okudum. ''arayabilir miyim seni'' dedi. ''istersen ara'' dedim, istemsiz bir sarkma dudaklarımda. aradı. sesini duydum sekiz yıl sonra. ağladı. ''çok özlemişim sesini'' dedi, ''inan her gece rüyama giriyorsun'' dedi. dinledim. telefonun başında ayakta buz kesilerek dinledim. bir film şeridi bu kadar mı hızlı geçecekti. geçti. ''anlat, sesini özledim'' dedi. anlattım. ''yetmedi mi'' dedim, ''anlat'' dedi. anlattım. gözyaşları ahizenin ucunda sel olup akıyorken, sırf o ağlamasın diye sustum. ''anlat'' dedi, ''sen bana bakma'' dedi, anlat. anlattım. ''sesini o kadar çok özlemişim ki'' dedi, sustum. ''seni ne çok özlemişim'' dedi, sustum. ''anlat'' dedi anlattım. dinledi ağladı, ağladı anlattım. ''sen hayatımda tanıdığım en iyi insansın'' dedi, sustum. ''sen şu dünyanın en güzel insanısın'' dedi, sustum. ''ben seni çok özlemişim be'' dedi. bir tebessüm oldu yanaklarım ki, yana yakıla. sevmeyene düşman başına.

bir hayat hayal edersin hani, kısa zamanlara ömürlük sevdalar bezeli. bir ömür hayal edersin ya, ömrümü adayacağın. benim en büyük hayalim bir kızımın olmasıydı. adı zeynep olacaktı, umuyordum ki onunla olacaktı. olmadı, olamadı. olduramadık biz.

anlattım ondan sonraki her şeyin aynı olduğunu, sustu. dinlettim, bıraktığı adamın değişmediğini, sustu. bana ''nasılsın iyi misin ailen nasıl?'' diye yazdığı yıllar önceki bir mesajın sonuna adını, eşinin adını ve zeynep'i yazmıştı. bir kızı olmuş ve adını zeynep koymuştu. ''allah babamdan aldığı ömrü, zeynep'e versin'' diyerek cevaplamıştım. ilk defa haberimin olduğu zeynep'in varlığına, kaybettiğim babamın yokluğuyla verdiğim bir cevap. telefonun sonuna doğru ''zeynep ne yapıyor'' dedim. ''uyuyor'' dedi. sustum, sustuk.

ömrümde en çok sevdiğim adamı ellerimle toprağa verişim, ömrümde en çok seveceğim isme kızım diyemeyişim. ikisi de benden uzak, ikisi de uyuyordu. ''hayat, senin ben ta amına koyayım'' dedim içimden. sustu, sustum, sustuk.

kapalı'nın siyah'ına açık'tan gelecek beyaz'a kadarki süredeki sessizlik

futbolla alakasız bir ailede büyüyen bir talihsiz olarak hayatımda gittiğim ilk maçta yüreğime kazılıp unutamadıklarımdan.

düşün bir, kapalıdasın, ikinci yarının ortaları, "siyaaaaaaah" - "beyaaaaaz"lar başlayalı dakikalar olmuş, gırtlağını patlatırcasına yolluyorsun "siyaaaaaaah"ı, ses hızı sendeki hırs ve ateşin yanında küçücük kalıyor ya o anda, sesin yeni açık'a ulaşması bir kaç saniye alıyor ve neredeyse görüyorsun o "siyah"ın gidişini.
işte gelecek o cevabın ortaya çıkışına kadarki sürede stadı 90+'da yenecek bir golde bile olmayacak kadar karakteristik bir sessizlik kaplar.
o sessizlik farklıdır, beni her seferinde yıllar önce mabeddeki ilk maçıma götürür, size abartıyorum gibi gelebilir ama gol sonrası coşkusu kadar özeldir benim için.

sonra yeni açık geciktirmeden yollar "beyaaaz!"ı, ve devam edersin: "siyaaaah!"

sözlük yazarlarının itirafları

- gidecek yerim yok. sende kalabilir miyim?

lafı mı olur, getir eşyalarını hemen dedim. kışın ortasındaydık, havalar buz kesiyordu. bavulunu kaptı geldi bir gün sonra. odamdaki, kalorifer peteğinin yanındaki yatağı ona verdim. çocuklara sadece, benim odamda kalacak ve kirasını ben vereceğim dedim. tamam dediler.

odamda kalıyordu. benim kampüsüm farklı yerdeydi ama ev arkadaşlarımla aynı kampüsteydi. okula beraber gidiyorlardı, akşama yine beraber geliyorlardı. üç tane lümpen ev arkadaşım, ben ve o aynı eve geliyorduk akşamları. doğru dürüst konuştuklarını hiç görmedim, hepsi birbirine refakatçi yol arkadaşı gibiydi. tipik üniversite öğrencisi. günler, aylar birbirini kovaladı. aynı odada kalıyorduk. bir pazar sabahıydı, beni dürte dürte uyandırmaya çalışıyordu ve kalk gitmişler dedi. üçüncü polis baskını bir gece önce olmuştu ve çocuklar korkmuştu. yasadışı herhangi bir döküman bulamadıkları için 'bunlar illegal örgütlenmeler ama yasal işte amk. daha sağlamını bulacağız sen dert etme' diyerek bana tutanak imzalatmışlardı. boynuma yediğim yumruğa rağmen tebessüm edip imzalamıştım. sabahına ev arkadaşlarım tası tarağı toplayıp gitmişler. duvarındaki atatürk posterini, 'polis, aç kapıyı' sesini duyar duymaz odasının penceresinden aşağı atan beyinsiz ve diğer ikisi. gitmişlerdi.

ev bulmamız lazım, buranın kirasını ödeyemeyiz dedim. yaklaşık yirmi gün sonra daha merkezi bir yerde, iki katlı eski bir ev buldum. ev sahibiyle anlaştım, bir erkek bir kız iki öğrenci kalacağımıza ikna ettim. cep telefonu bende yoktu, onda da yoktu. gün içinde haberleşmemiz kısıtlıydı ve ancak akşama evde buluşabiliyorduk. yeni evimizi bulduğumu, hafta sonu taşınabileceğimizi söyledim. sevincinden boynuma sarıldı.

taşınacağımızdan bir gece önce, evi göstermeye götürdüm. anahtarını almıştım. çok beğendi, çok oda var burası çok büyük dedi. gülüştük. aniden, ben senden habersiz bir şey yaptım dedi. başımı salladım anlat der gibi. yeliz'de bizimle olmak istiyor, ben de kabul ettim dedi. sorun yok dedim, desene üç kişi olduk.

eve üç kişi taşındık. nilgün, yeliz ve ben. yeni evimizin yanında, denize akan derenin üstünde ufak bir köprü vardı. gece onun üstünden geçip eve geliyorduk. eve yerleştiğimizden bir gün sonra, nilgün ile yine bir akşam üstü tam o köprünün üstünde yürürken aniden durdum. köprünün ortasındaydık ve hava çok soğuktu. nilgün ben seni seviyorum dedim. yanılıyorsun, o alışkanlık sadece dedi yaklaşık beş dakika süren sessizliğinin ardından. koluma girdi, hadi şimdi evimize gidelim dedi gülümseyerek. susarak eve doğru yol aldık.

eve girdik ve dışarıda bıraktığımız hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. yeliz ile aynı büyük odada kalıyorlardı, bense karşılarındaki odada. o gece uzun uzun konuştular, seslerini duydum. iki şişe şarap bitirmiştim, kesmedi gittim bir şişe daha aldım geldim. onuda içtim uyudum.

günler, aylar geçti. ev arkadaşlığımız dört dörtlük yürüyordu. ben ona, o bana köprüdeki konuşmayı yaşamamışız gibi davranmayı öğrendik. bir gece onların odasında şarap içiyorduk. yeliz yoktu, nilgün ile başbaşaydık. şarap bitti ve ne olduysa oldu, birdenbire sevişmeye başladık. hayatımın hiçbir döneminde, öyle bir sevişme yaşadığımı hatırlamıyorum. seviştik ve sevişme bitince, kalktı yürüdü. sen burada uyu, ben senin odanda uyuyayım dedi ve odama gidip kapıyı kapattı. kafam bir dünyaydı ve o andan sonrasını hatırlamıyorum, sızdım büyük ihtimal.

ertesi gün kahvaltıda yüzlerimiz kıpkırmızıydı. birbirimize bakamıyorduk. keza ikimiz de utanmasını bilen insanlardık. ben ona olan sevgimi içimde yaşıyordum, o bana çok büyük saygı duyuyordu. ama sevişmiştik artık ve ok yaydan çıkmıştı. adını koyalım mı, ne diyorsun dedim. adı yok dedi. nasıl yani diyecek oldum, sus dedi. peki dedim, sustum.

günlerden bir gün, olağan hayatlarımıza devam ederken sınıf arkadaşlarının doğum günü partisine gideceklerini söyledi ikisi. barlar sokağında bir barda, arkadaşlarının doğum gününü kutlayacaklardı. hiçbirimiz barlara takılmıyorduk, hem ben siyaset yaparken barlara takılmak yakışık almazdı. genelde evde içiyorduk zati. mini eteğe yakın bir şeyler giymiş gelmiş bunlar odama, nasıl olmuş diye gösteriyorlar falan. böyle mi gideceksiniz oraya diye kızmıştım. o feodalliği üzerimizden, ta o zamanlar güya özgürlükçü kesilirken bile atamamışız demek ki. neyse gitti bunlar, ben sinirlendim bunları götürmeye bile gitmedim. gece eve geldiklerinde nilgün direkt odama girdi, ben kitap okuyorum. biraz alkolü fazla kaçırmışlardı ve bana 'eğer yanlış bir şey yaptığımı düşünüyorsan tokat atabilirsin' demişti. lafı biter bitmez ve elimin tersiyle, hayatımda ilk ve son defa bir insana tokat atmamı sağladı o cümle ve o gözler. sızısı halâ içimde yaradır. o günlerin peşinsıra bir, iki kere daha uzun metrajlı ve tamamı ile alkolün etkisiyle sevişmeler yaşadık. bedenlerimizi kullanmaya ve birbirimize hiçbir şey olmamış gibi davranmaya hepten alışmıştık. bunu kağıt üstünde bir erkek ister gibi gözükse de, bizim ilişkimizde böyle davranmaya zorlanmış olan ve durumu hazmedemeyen maalesef bendim. nilgün halinden memnundu.

yazları korsan kitap satıyordum ve memlekete hiç dönmüyordum. nilgün'de eve dönmek istemediği için bir şeyler yapmak istiyordu. sırf burada kalmak istediği için gümüş takılar getirttim, bizim standımızın yanına ona da bir stand açtık. yazları her taraf öğrenci kaynıyordu o zamanlar vali konağının önündeki büyük park. kitapçılar, gümüşçüler v.s.

her gece eve beraber dönüyor ve sabaha kadar içip, sızıyorduk. akşam üstü kalkıp tekrar standların başına geçiyorduk. bütün bir yaz böyle geçti, ara sıra garnitür niyetine sevişmeler de cabası. adını koymadığı için, adını koymak istemediği için mutluydu. köprüde söylediğini bana kanıtlamak istermiş gibi, 'bak gördün mü yanılmışsın. beni elde edince nasıl da sesin soluğun kesildi' demek istermiş gibi bi garip hallere bürünüyordu. yeter be diyemiyordum, böyle sürecekse istemiyorum diyemiyordum, ondan gitmek istiyordum ama diyemiyordum.

ve bir gün aşık oldu nilgün. seviyorum dedi. birlikteyiz dedi. başka fakülteden bir arkadaşla beraber olduğunu söyledi. fazlasıyla karmaşık duygulardı o an yaşadığım şeyler, hatırlıyorum. ne diyeceğime, ne yapacağıma karar veremediğim şeyler düşündüm ve sustum her zaman ki gibi. sanırım kendimi kısa sürede toparlamış olmalıyım ki, onun gerçekten sevdiğini düşündüğüm biriyle birlikte olmasına sevinmeye başladım. onun mutluluğunu istemek, bu mesnetsiz ve adsız ilişkiyi sürdürmekten daha mantıklı gelmeye başladı. halâ aynı evde ve üç kişi kalıyorduk. hatta birlikte olduğu arkadaş evimize de geldi, tanıştık falan. yaşamak lazım bu tür şeyleri diyeceğim türden bir ilişki yumağı değildi tabii ki ama bir yandan da sahnenin ortasında kimin başrol oynadığı belli olmayan bir skeç canlandırıyor gibiydik. günler, aylar geçti. o arkadaştan ayrıldı nilgün. döndü tekrar kararsız yanlızlığına. istepne niyetine biri vardı nasıl olsa elinin altında. dönünce kucaklayacağı biri. cezmi ersöz'ün de dediği gibi, yedek sevgili.

tam üç yıl aynı evde kaldık üç kişi. bu süre zarfında ben hep onu, o hep başkalarını sevdi. dört kişiyle daha birlikte oldu ama hepsinin sonunda bana döndü. hiçbiriyle hiçbir şey yaşayamadı ama bana döndü. içimdeki sevgi, aşk adına ne dersen de zamanla çıkar ilişkisine dönüştü. ama ben dönüştürmedim kendimi, o öyle istedi oyunun kuralı bu dedi ve hükümranlığını çok önceden ilan etti. yazılı kanunlar onundu, bana sadece yasalara uymak kalmıştı.

okulun bitmesine yakın, daha doğrusu benim memlekete dönmeme yakın evlerimizi ayırdık nilgün ile. nilgün ve yeliz'in birer seneleri daha vardı, sınıflarından iki kız arkadaşlarıyla başka bir eve çıkmaya karar verdiler. aramızdaki rutin ilişki aynı tempoda ve sıklıkla gitmeyecekti artık. ortak kullanım alanımız ve birbirimizi kullanmak adına seçtiğimiz tek yer, evimiz ayrılıyordu. benim altı ayım kalmıştı ve bir arkadaşımın evine çıkmıştım. zaman geçiyordu. son senenin bahar şenlikleri onların kampüsünde oluyordu ve ben nilgün ile yaklaşık 3 aydır hiç görüşmüyordum.

yeni bir ilişkiye başladığını söyledi arkadaşlar, 'artık unut amk okul bitti sendeki bu saplantı bitmedi' diye taşak geçiyorlardı hatta. alttan girip, üstten çıkıyordum 'ne alaka amk ne işim olur lan benim onunla' gibisinden atarlanıyordum. bilen biliyordu da, ben bilmediklerine inanmıştım 4 yıl boyunca. bahar şenlikleri için gittiğimiz kampüste gördüm onu en son. bir de giderken sordum, halâ beraber mi o dallamayla diye. valizimi sırtıma alıp memlekete döndüm sonra.

ve üzerinden tam 12 yıl geçti bu yaşananların. buldu beni nilgün, yaklaşık bir hafta önce. ben onun fotoğraflarını gördüm, o da benimkileri. yaşlanmışız oldu ilk cümlelerimiz birbirimize, tam 12 yıl sonra. diyarbakır'a çıkmış benden bir sene sonra tayini. o dallamayla birlikte gitmişler. 6 yıl birlikte yaşamışlar. sonra bir gün, diyarbakır'daki en yakın arkadaşlarına aşık olmuş o dallama. nilgün 20 kilo vermiş bir ayda. zaten gördüğümde inanamadım. istanbula istemiş tayinini 6 yıl önce. avcılar'da öğretmenlik yapıyor şimdi. o dallama için, 'hepsinden farklıydı be olum. tamam ben çok bencildim ama onun bana bunu yapmasını hiç hazmedemedim, çünkü ben onu gerçekten sevmiştim be olum' diye ağladı omuzumda.

belki de yanılmışsındır nilgün, belki de sadece alışkanlığındı dedim. ağlamayı bıraktı ve sustu. yıllar sonra da olsa, yedek sevgili olmanın o muazzam acısını gözlerinde gördüm. gözlerindeki o acıyı gördüğümü gördü, yanağımdan öptü ve gitti.

3 nisan 2013 real madrid galatasaray maçı

galatasaray'ın kazanmasını istediğim maç.
aksini düşüneni de anlayamıyorum zaten.

edit: içimizdeki ispanyollar kızgın. *

taksim gezi parkı direnişi

anarşistlerin siktiğimin iki otu için ülkeyi ayağa kaldırdıkları pestenkerani hareket. amaçları kızılları başa geçirip karılarını birbirleriyle paylaşmak.

taksim gezi parkı direnişi

--
vurmayın; öldüm.
--

en başa edit: malum süreçlerde kızdırdığım, trollediğim herkesten özür dilerim. yetiştiğim çevreden ötürü böyle düşünüyordum. üniversiteye başlayıp olgunlaştığımda, kendi doğrularımı görmeye başladığım zaman; kafa yapım değişti, görüşlerim, hayata bakışım hepsi değişti. bunu yeni entrylerimde farketmişsinizdir zaten, ama yine de bu editi yapmak istedim.


sebebi nedir bu direnişin diye sorduğum eylemler. dün gece israil'de türkiye haberini sunan spikerin mutluluğunu görseydiniz, yanlışınızı anlardınız... hayır çok da anlamsız. ülken istediğin şekilde yönetilsin istiyorsan sürekli oy verdiğine oy vermeyeceksin. örnek chp'den verelim. 1950'den beri tek bir seçimde neden seçilemiyorlar, neden dersiniz? hiç bir proje yok. sadece laiklik ve atatürkçülük'den geliyor oylar. biraz proje üret be gülüm hep aynı şeylerle olmaz ki ama. bak 63 yıldır yani çok partili hayata geçildi geçileli tek bir seçim kazanamadın. olmaz böyle. e tabi terör bitince ımf'ye borçlar bitince, ana muhalefet chp'nin projesi olmayınca maalesef böyle yollarla halkı kışkırtmaya çalışıyorlar. ve maalesef akp seçimlerden daha da güçlü çıkacak bu yüzden. soralım o zaman neye bu direnişler ?

1. dünya'nın en güzel köprü projesi olan 3.köprüye mi?

2. hollanda'ya dönmeyelim diye çocukların porno sitesine girişini engelleyen düzenlemeye mi? ki zaten isteyenler giriyor çatur çutur, sadece istemeyenlere var bu düzenleme. çarşı çocuk pornosunu karşıydı, çocukların porno izlemesine de karşıdır diye düşünüyorum.

3. hem ruhu hem bedeni hasta bir toplum olmayalım diye alkol satışına getirilen düzenlemeye mi? (avrupa ve amerika'daki alkol düzenlemelerine bakmak çok yararlı olacaktır)

4. kürtaj doğum kontrol yöntemi değildir,bebekleri öldürmeyin diyen yasaya mi?

5. kur'an'ın okullarda seçmeli ders olmasına mı?

6. saçını örtmek isteyenlerin bu isteği uygulayabilmelerine mi?

7. çalışan annelerin kreş parasını devletin ödemesine mi?

8. asgari ücretin 1000 tl ye çıkmasına mı? (yeni anayasa da onaylandı)

9. enflasyonun yıllık %9.5 seviyesinde kalmasına mı?

10. ımf belasından kıçımızı kurtarmamıza mı?

11. ortadoğu'da ve dolayısıyla dünya'da söz sahibi olmamıza mı?

12. ordudaki en yetkili yahudilerin, pkk işbirlikçisi subayların, ergenekoncuları'ın cezalarını çekmesine mi?

13. sgk ve sağlık hizmetlerinin en iyi seviyeye getirilmesine mi?

14. tam maaş almasına rağmen hastanede yarım gün çalışan doktorun rahatının kaçmasına mı?

15. öğrenme yaşının 0-7 olduğu gerçeğine rağmen okula başlama yaşının 7 den 5.5'a indirilmesine mi?

16. okullarda tablet ve internetle eğitim verilmesine mi?

17. savunma sanayiye yapılan yatırımlara mı?

18. göktürk 2 uydumuzu yapmamıza mı?

19. yerli savaş uçağımızın tasarım çalışmalarının başlamasına mı?

20. silahlı kuvvetlerin ihtiyacı olan savunma sistemlerinin %55 ini kendimiz üretir hale gelmemize mi?

21. binlerce km. duble yol ve oto yollara mı?

22. toplam 25000 metreden fazla tünellere mi?

23. sözleşmeli öğretmenlere 12 ay maaş hakkı sağlanmasına mı?

24. üniversitelerde harçların kaldırılmasına mı?

25. öğretmen lisesi mezunlarına karşılıksız burs verilmesine mi?

26. milli eğitim bakanlığına ayrılan dev bütçeye mi?

27. roketsan tarafindan geliştirilen aktif lazer güdümlü türk füzesi cirit'i dünya pazarına sokmamıza mı?

28. terörün bitmesine, 20 yaşında oğullarımızın askerden eve sağ dönmesine mi?

29. daha aklıma gelmeyen bir sürü harika icraatlara mı ?

seçimle gelen seçimle gider. bu arada küçük de bir hatırlatma yapayım. bu eylemlerin hepsi şehirlerin en işlek caddelerinde meydanlarında yapılıyor. mobeselerde, iş yeri kameralarında herkesin fotoğrafları var şu anda. önümüzdeki günlerde sanatçılar, ünlüler de dahil binlerce gözaltı olacak. polise taş atmamış, araba kundaklamamış olabilirsiniz ama saat 19:00'dan sonra sesli olan her eylem yasaktır. sırf bu yüzden bile en azından para cezası alacak kişiler var. dün bir polisle konuştum. aşırı iyi niyetli bir insandı, çok güzel anlattı her şeyi. içlerine bir sürü provakatör sızdı keşke evlerine dönse ordaki masum insanlar diyordu. ardından: polis şu an sadece biber gazı ve gaz bombası atıyor, içlerine dalsa bir kişi kalmaz meydanda. ama işte oraya karısıyla, kızıyla, bayraklarla giden masum insanlarımız da var o yüzden sağduyulu yaklaşmaya çalışıyoruz, dedi.

recep tayyip erdoğan'ı sevmeyip yaptığı tünellerden geçmek

en başa edit: malum süreçlerde kızdırdığım, trollediğim herkesten özür dilerim. yetiştiğim çevreden ötürü böyle düşünüyordum. üniversiteye başlayıp olgunlaştığımda, kendi doğrularımı görmeye başladığım zaman; kafa yapım değişti, görüşlerim, hayata bakışım hepsi değişti. bunu yeni entrylerimde farketmişsinizdir zaten, ama yine de bu editi yapmak istedim.

atatürk'ün kurduğu ülkede atatürkçü olmayanlar yaşayamaz diyenlere verilecek en iyi cevap.

rte'yi sevmeyip onun hükümeti döneminde yaptırdığı yüzlerce tünelden geçen kişinin durumudur. şimdi bazıları der; vergisini ödüyoruz yapacak tabi. e be kardeşim bundan önceki hükümetler zamanında öpücük mü ödüyordunuz? onlar da vergi alıyordu. onlar ne bok yemeye yapmadı.

not : konu tünel değil bütün icraatlardır.

ana fikir : bu ülke belli bir kesimin değil hepimizindir. bu entry'deki amaç mesaj vermektir. anlayana tabi. yoksa vergisini veren herkesin bu ülkede yapılanlardan yararlanmaya tabiki hakkı vardır.

tayyip erdoğan diktatörse mustafa kemal'in ne olduğu sorunu

en başa edit: malum süreçlerde kızdırdığım, trollediğim herkesten özür dilerim. yetiştiğim çevreden ötürü böyle düşünüyordum. üniversiteye başlayıp olgunlaştığımda, kendi doğrularımı görmeye başladığım zaman; kafa yapım değişti, görüşlerim, hayata bakışım hepsi değişti. bunu yeni entrylerimde farketmişsinizdir zaten, ama yine de bu editi yapmak istedim.


sadece sahtekar!* hocaları asan, dersimde sadece başkaldıranları!** bombalatan kişidir. etrafta sadece kötüler olduğu için* ölene kadar seçimsiz koltukta oturan kişidir. cumhuriyeti getirip cumhurbaşkanlığı adı altında diktatörlüğünü ilan etmiş kişidir mustafa kemal. istiklal mahkemelerinin kararlarıyla asılan binlerce insanın sebebidir.

vesselam; tayyip erdoğan dikdatörse, mustafa kamal dikdatörün kralıdır.

edit: dikdatör tayyip'i normal gibi görmüşüm. yanılmışım, kızdırıp damarına bastıklarımdan özür dilerim.